Bugün ben de bu güzel ailenin bir parçası oldum. Artık zaman zaman sizlerle hayatın içinden, kendimize yakın konularda; farkına varmadan içinde koşturduğumuz bu yaşamda kalan ömrümüzü nasıl daha bilinçli yaşayabiliriz üzerine dostça sohbetler yapmaya geldim.
Belki bir kahve eşliğinde, belki ince belli bir çayla… Karşılıklı konuşacağız.
Hayat bize gerçekten istediğimizi verir mi?
İnsan, var olduğundan beri hayattan bir şeyler ister. Bazen her şey istediğimiz gibi gider, bazen de işler tersine döner. Ama önemli olan, “hayattayım” diyebilmek ve şükür duygusunu kaybetmeden yola devam edebilmek.
Peki ya devam edemeyenler?
Ya da yaşadığımız onca yükü sırtımızda taşıyarak hayatın gerisinde kalanlar?
İşte o zaman hayatla aramızda görünmeyen duvarlar oluşmaya başlar. En çok da bedenimiz bize küser…
Çocukken yeterince sevilmemişsek, öz şefkati öğrenememişsek…
Erken yaşta sorumluluk yüklenip ne çocukluğu ne gençliği yaşayabilmişsek…
Herkesi mutlu etmek için sürekli “evet” deyip, “hayır” demeyi öğrenememişsek…
Bir yerden sonra hayat bize “dur” demeye başlar.
Bu “dur” anları size de tanıdık geliyor mu?
İstediğiniz okulu okuyamamış olabilirsiniz…
Aile içinde değer görmemiş hissedebilirsiniz…
İş hayatında hak ettiğiniz yere gelememiş olabilirsiniz…
Sevdiğiniz insanla hayal ettiğiniz hayatı kuramamış olabilirsiniz…
Zamanla ilişkileriniz çıkar döngüsüne girmiş olabilir…
Ve belki siz de farkında olmadan bu döngünün bir parçası olmuşsunuzdur.
Tüm bunlar aslında hiçbirimize yabancı değil.
“Doğduğumuz coğrafya kaderimizdir” derler.
Ben buna bir yere kadar katılıyorum.
Ama eğer yaşadıklarımız bizi mutsuzluğa, belirsizliğe ve sağlıksız bir yaşama sürüklüyorsa;
ve biz de bunun farkında olmadan hem kendimize hem çevremize zarar veriyorsak…
İşte o zaman durup şunu sormamız gerekir:
“Ben gerçekten böyle yaşamaya devam etmek istiyor muyum?”
Çoğumuz kurban olmayı seçmedik…
Ama zamanla kurban rolünü öğrendik ve alışkanlık haline getirdik.
Başkalarını mutlu etmek için kendimizi erteledik.
Değer görmek için kendimizden vazgeçtik.
Ve sonra hayat da bize istediğimizi vermemeye başladı.
Ta ki bir gün bedenimiz konuşana kadar…
Geçmeyen mide ağrıları, bağırsak sorunları, migrenler, eklem ağrıları…
Bazen de daha ciddi hastalıklar…
Aslında bedenimiz bize hep bir şey anlatıyordu.
Ama biz dinlemeyi çok geç öğrendik.
Kendi hikâyemden kısaca bahsetmek isterim…
Yıllarca mide ve bağırsak sorunları yaşadım. Panik atakla mücadele ettim.
Herkese yetişmeye çalışan, “hayır” diyemeyen biriydim.
Sonra hayat beni bir trafik kazasıyla durdurdu.
Beş yıl süren bir tedavi süreci…
Psikolojik destekler, fizik tedaviler…
Ve en önemlisi, değişmeye karar vermek.
Her gün kendime “ben değişeceğim” dedim.
Bu süreçte Doğan Cüceloğlu, Nurdoğan Arkış ve Gülseren Budayıcıoğlu gibi değerli isimlerin kitapları bana ışık oldu.
Ama en büyük teşekkürü kendime ediyorum.
Çünkü pes etmedim.
Şunu fark ettim:
İnsanları suçlamak kolay…
Ama kendi içimize dönüp gerçek sebeplerle yüzleşmek zor.
İşte o yüzleşmeyi yaptığımızda hayat yavaş yavaş kapılarını açmaya başlıyor.
Bugün geldiğim noktada, yaşadığım bu dönüşüm benim mesleğim oldu.
Aldığım eğitimlerle sağlıklı yaşam ve spor alanında insanlara destek oluyorum.
Ve bunu gönülden yapıyorum.
Çünkü şunu çok iyi biliyorum:
Biz değişirsek, hayatımız da değişir.
Unutmayın:
Önce siz iyi olursanız, çevreniz de iyileşmeye başlar.
Ve artık hayatın içinde, onunla barışık bir insan olursunuz.
Kendinizle gurur duyun.
Kendinizi sevmeyi asla bırakmayın.
Başkalarının sizi sevmesini beklemeyin…
Önce siz kendinize değer verin.
Hayat seninle daha güzel.
Sevgiyle kalın.