MİRAÇ KUDÜS’Ü HATIRLATIR(2)

Abone Ol

İsra ve Miraç mucizesinde genelde Kudüs (Beytülmakdis) şehri, özelde ise Mescid-i Aksa özel bir yere sahiptir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mekke’den göğe yükselmeyip Mescid-i Aksa’ya geceleyin götürüldükten sonra göğe yükseltilmesi, burasının İslam dini için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. İsra olayının anlatıldığı ayette de “Mescid-i haramdan Mescid-i Aksa’ya” ifadesiyle bu iki mescidin yan yana zikredilmiş olması, âdeta bu iki mescidin bulunduğu Mekke ve Kudüs’ün kardeş şehirler olduğuna bir işarettir. Bu yüzden isra mucizesinde olduğu gibi Mekke ile Kudüs arasındaki mukaddes bağı korumak Müslümanların vazifesidir. Zira Kudüs’te hepsine birden iman ettiğimiz birçok peygamberin aziz hatırası ve Müslümanların çokça bakiyesi bulunmaktadır. Her miraç kandilinde miracı anarken, bu mucizevi olayın gerçekleştiği Kudüs’ü anmamak en başta Kudüs’e haksızlık olur. Zira biliriz ki mümin miraçsız, miraç da Mescid-i Aksa’sız olmaz. Birçok peygambere beşiklik yapmış Kudüs’ün her vesileyle Müslümanların gündeminde olması gerekir. Çünkü Kudüs ve Mescid-i Aksa, bize peygamberlerin emanetidir.
Son söz olarak diyebiliriz ki; bizler gayba inananlar olarak aklın idrak etmekte zorlandığı isra ve miraç mucizesine gönülden iman ederiz. İman bir tasdik ve teslimiyet meselesidir. Bunun en güzel örneğini Hz. Ebu Bekir (r.a.) vermiş, isra ve miraç mucizesini tereddütsüz tasdik ederek “Sıddık” unvanına nail olmuştur. Onun miraç mucizesiyle ilgili yaklaşımı gayet nettir. Ona “Sen gerçekten onun gece Beytülmakdis’e gidip sabah olmadan geri geldiğine inanıyor musun?” diye sorduklarında “Doğrusu ben, bundan çok daha fazlasına inanıyorum. Öyle ki sabah akşam ona gökten gelen vahyi tasdik ediyorum.” diye karşılık vermiştir. Böyle bir imanla meseleye eğilen müminler, bu mucizevi olaydaki ibretamiz sahneler üzerinde imal-i fikir ederek önemli hakikatlere erişebilir ve manevi yükselişlere nail olabilirler.
MİRAÇ’TA İKRAM EDİLEN 3 ŞEY
1. Namaz: Mîrâc’daki en mühim hususlardan biri, beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın tavsiyeleriyle Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat etmiş ve başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, beş vakte indirilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, bire on vererek, beş vakti kılana elli vaktin ecrini ihsân edeceğini bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevap yazılır, yaptığı takdirde ise on sevap yazılır. Her kim de, bir kötülük yapmak ister, ancak onu yapmazsa, kendisine günah yazılmaz. Şâyet o kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” (Müslim, Îman, 259)
Bu husustaki uzun hadîs-i şerîfte beyân olunduğu üzere Allâh Teâlâ, başlangıçta elli vakit olarak emredilmiş olan namazı, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in müteaddid mürâcaatı ile beş vakte indirmiştir. Bunun mânâsı, insanlar üzerindeki hukûkullâh îcâbı olarak namazın elli vakit kılınmasının müstehak olduğu, ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutf u keremi ile bu mükellefiyetin bire on nisbetinde azaltıldığıdır. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) beyânı, beşer için aslî faâliyetin ibâdet olduğu, ancak merhamet-i ilâhiyye îcâbı en zayıf fert dahî dikkate alınarak bu hususta tenzîlât yapıldığı mânâsına geldiği gibi, mecbûrî olmamakla birlikte beş vakitten fazlasına cevaz verildiğini ve bunun gerekliliğini de ifâde eder. Kâmil mü’minler, farz olan bu beş vakte ilâveten, kuşluk, işrâk, evvâbin gibi nâfile namazlar kılarlar ve bilhassa gece teheccüde kalkarlar. Bütün bunlar bu vâkıanın tabiî bir neticesidir. Ancak bu gibi ibâdetlerin, insanların tâkat getirebilen ve o zevke ulaşabilen kısmına âit olması için, namaz emri elli vakitten başlatılıp bilâhare Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mürâcaatı ile beş vakte indirilmiştir.
2. Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben:
“Peygamberlerden hiçbiri Sen’den evvel, ümmetlerden hiçbiri de Sen’in ümmetinden evvel cennete girmeyecektir!” diye buyrulmuştur. (Râzî, XXVIII, 248)
3. Bakara sûresinin son iki âyet-i kerîmesi vahyedilmiştir.
Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e (Mîrâc’da) üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi...” (Müslim, Îman, 279) Bununla birlikte Mîrâc’daki vahyin tafsîlât ve keyfiyetini ancak Allâh ve Peygamberi bilir. Burada âşikâr olan, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mîrâc’daki tecellîleri bir hayâl olarak değil, kalp ve vicdânının da tasdîk ettiği bir hakîkat olarak müşâhede etmiş olduğu keyfiyetidir.Yâni:“(Muhammed Mustafâ’nın) gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. (Ey inkârcılar!) O’nun gördükleri hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız?” (en-Necm, 11-12)