Bugünlerde sinema salonlarında sessiz ama derin bir film dolaşıyor: Hamnet. Adını duyunca çoğu kişinin aklına hemen Shakespeare’in ünlü eseri “Hamlet” geliyor. Ama mesele biraz daha karmaşık, biraz daha hüzünlü, biraz daha insani.
Açıkçası sinema salonundan içeriye girip afişlerdeki filmlere göz atarken filmin afişi hemen ilgili çekti ve konusunu araştırarak izlemeye karar verdim.
Önce şunu netleştirelim: Hamnet bir Hollywood fantezisi değil. 2020 yılında Maggie O’Farrell tarafından yazılan ve aynı yıl prestijli Women’s Prize for Fiction ödülünü kazanan romanın sinema uyarlaması. Türkiye’de Domingo Yayınevi tarafından yayımlandı, Niran Elçi tarafından Türkçeye çevrildi. Roman, yayımlandığı günden itibaren sadece edebiyat dünyasında değil, tarih ve sanat çevrelerinde de büyük yankı uyandırdı. Çünkü alışılmış Shakespeare anlatılarının tamamen dışında bir kapı aralıyordu.
Biz Shakespeare’i genellikle oyunlarıyla, dehasıyla, edebiyat tarihindeki sarsılmaz yeriyle tanırız. Ama Maggie O’Farrell bambaşka bir yerden yaklaştı bu efsaneye. Onu bir baba, bir koca, bir insan olarak ele aldı. Üstelik hikâyenin merkezine Shakespeare’i değil, eşini romanda adı Agnes olarak geçen Anne Hathaway’i yerleştirdi.
İşte film de tam olarak bu bakış açısını koruyor.
Yönetmen koltuğunda Chloé Zhao var. Hani şu Oscar’lı Nomadland’in yönetmeni. Başrollerde Jessie Buckley ve Paul Mescal gibi iki güçlü isim. Film, 16. yüzyıl İngiltere’sinde geçiyor ve Shakespeare ailesinin yaşadığı en büyük trajediyi anlatıyor: 11 yaşındaki oğulları Hamnet’in veba nedeniyle ölümünü.
Tarihsel bir gerçek bu. Shakespeare’in gerçekten Hamnet adında bir oğlu vardı ve gerçekten küçük yaşta hayatını kaybetti. Ama bu acının ailede nasıl yaşandığını, Shakespeare’in ruhunda nasıl bir iz bıraktığını, eşi Agnes’in neler hissettiğini kimse tam olarak bilmiyor. İşte roman da film de bu bilinmeyen boşluğu edebiyat ve sinema diliyle doldurmaya çalışıyor.
Filmde Shakespeare geri planda. Asıl odak noktası anne Agnes. Jessie Buckley’nin olağanüstü performansıyla, bir annenin evlat acısını neredeyse izleyicinin iliklerine kadar hissettiriyor. Film boyunca Shakespeare’den çok onun eşiyle, çocuklarıyla, ev içindeki atmosferle karşı karşıya kalıyoruz. Büyük yazarın Londra’daki kariyer mücadelesi, tiyatro sahneleri, şöhreti… Bunlar sadece arka planda birer gölge gibi duruyor.
Çünkü hikâyenin kalbi başka bir yerde atıyor: bir evde, bir annenin yüreğinde, bir çocuğun boş kalan yatağında.
Romanla film arasındaki en büyük fark anlatım biçimi. Maggie O’Farrell kitabında zamanla oynar, ileri geri gider, karakterlerin iç dünyasına uzun uzun girer. Film ise doğal olarak daha çizgisel ve görsel bir yol izliyor. İç monologlar yerini sessiz bakışlara, uzun planlara, müziğe ve atmosferin gücüne bırakıyor. Ama duygusu aynı: kayıp, yas, kabullenme ve sanatın acıdan doğuşu.
Zaten filmin asıl sorusu da bu: “Hamlet” gibi bir başyapıt, acaba bu büyük aile trajedisinin gölgesinde mi yazıldı?
Kesin bir cevabı yok elbette. Ama düşüncesi bile insanı sarsmaya yetiyor.
Hamnet, klasik bir biyografi filmi değil. Shakespeare’i yüceltmek ya da tarihe yeni bir yorum getirmek gibi bir derdi de yok. Daha çok, ünlü bir ismin ardındaki görünmez hikâyeye, sıradan ama derin insanlık hâllerine bakıyor. Bir annenin acısını, bir babanın çaresizliğini, bir ailenin parçalanışını anlatıyor.
Film Türkiye’de 6 Şubat 2026’da vizyona girdi. Yaklaşık 125 dakikalık bir drama. Eleştirmenlerden çok olumlu yorumlar aldı, uluslararası festivallerde ödüller topladı. Ama asıl başarısı bence şu: büyük bir edebiyat efsanesini pırıltılı sahnelerle değil, insanî duygularla anlatabilmesi.
Şunu açıkça söyleyeyim: Aksiyon, hızlı kurgu, gürültülü hikâyeler arayanlara göre bir film değil Hamnet. Sabır istiyor, dikkat istiyor, duyguya açık bir kalp istiyor. Ama karşılığında da izleyene çok şey veriyor.
Ben filmi izledikten sonra bir kez daha şuna ikna oldum: Büyük sanat eserleri çoğu zaman büyük acılardan doğuyor. Shakespeare’in kelimelerinin ardında belki de küçük bir çocuğun erken vedası vardı. Bunu asla kesin olarak bilemeyeceğiz. Ama Maggie O’Farrell’ın romanı ve Chloé Zhao’nun filmi, bu ihtimali son derece güçlü ve dokunaklı bir biçimde önümüze koyuyor.
Eğer edebiyatla, tarihle, insan hikâyeleriyle azıcık olsun bağınız varsa; sinemadan yalnızca eğlence değil, ruhunuza dokunacak bir şeyler de bekliyorsanız, Hamnet’i mutlaka izleyin.
Bazı filmler vardır; bittiğinde salonu sessizce terk edersiniz. Konuşmak istemezsiniz. Sadece düşünürsünüz.
Hamnet tam olarak öyle bir film.
İzlemek isteyenlere tavsiye ederim.
Sağlıklı ve huzurlu günler dileği ile…