Ekonomide küresel gerilimlerin etkisi giderek daha sert hissedilirken, Türkiye’de Merkez Bankası rezervlerinde yaşanan 11,3 milyar dolarlık düşüş piyasalarda tedirginliği artırdı. Swap hariç net rezervlerdeki bu hızlı gerileme, para politikasına yönelik beklentileri de yeniden şekillendirdi. Pusula Yatırım Başdanışmanı Doç. Dr. Eryılmaz, piyasalarda artık klasik makro verilerden çok jeopolitik gelişmelerin belirleyici olduğunu vurgularken, nisan ayında sürpriz bir faiz artışının gündeme gelebileceğini ifade etti. Altın tarafında ise belirsizlik sürerken, yatırımcıların temkinli hareket etmesi gerektiği uyarısı öne çıkıyor.

MERKEZ BANKASI REZERVLERİNDEKİ ERİME ALARM VERİYOR

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın rezervlerinde yaşanan 11,3 milyar dolarlık düşüş, ekonomi yönetimi açısından kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor. Özellikle swap hariç net rezervlerdeki gerileme, döviz likiditesine ilişkin riskleri artırırken, piyasada güven algısını da zorluyor. Uzmanlara göre bu tablo, yalnızca kısa vadeli dalgalanma değil, aynı zamanda para politikasında yeni adımların habercisi olabilir.

ALTIN FİYATLARI 28 MART 2026: GRAM, ÇEYREK VE YARIM ALTIN NE KADAR?
ALTIN FİYATLARI 28 MART 2026: GRAM, ÇEYREK VE YARIM ALTIN NE KADAR?
İçeriği Görüntüle

Doç. Dr. Eryılmaz, bu noktada olası bir faiz artışının temel motivasyonunun enflasyondan çok rezervlerdeki erimeyi durdurmak olacağını belirtiyor. Döviz talebinin kontrol altına alınması ve finansal istikrarın korunması adına Merkez Bankası’nın daha sıkı adımlar atabileceği ifade ediliyor. Ayrıca altın swapları gibi alternatif araçların da devreye alınabileceği konuşuluyor.

FAİZ ARTIŞI İHTİMALİ GÜÇLENİYOR

Nisan ayında faiz artışı beklentisi, rezervlerdeki sert düşüşle birlikte daha güçlü bir senaryo haline geldi. Piyasalarda uzun süredir konuşulan “faiz indirimi” beklentisinin yerini, yeniden sıkılaşma ihtimalinin aldığı görülüyor. Bu değişimde küresel gelişmeler kadar, yurt içindeki kırılganlıkların da etkisi büyük.

Eryılmaz’a göre Merkez Bankası’nın önceliği, rezerv kaybını sınırlamak ve döviz piyasasında dengeyi sağlamak olacak. Bu nedenle atılacak olası bir faiz artışı, doğrudan enflasyonla mücadeleden ziyade finansal istikrarı koruma amacı taşıyabilir. Bu yaklaşım, kısa vadede piyasalara güven verebilir ancak büyüme üzerinde baskı oluşturma riski de barındırıyor.

BÜYÜME BEKLENTİLERİ GERİLİYOR

Küresel ölçekte artan jeopolitik riskler ve enerji maliyetlerindeki yükseliş, Türkiye ekonomisinin büyüme beklentilerini de aşağı çekti. Savaş öncesinde yüzde 4 seviyesinde olan büyüme tahminleri, mevcut tabloda yüzde 3 ila 3,5 bandına gerilemiş durumda.

En kötü senaryoda, çatışmaların uzun sürmesi halinde büyümenin yüzde 2’nin altına inebileceği ve enflasyonun yüzde 35’in üzerine çıkabileceği öngörülüyor. Buna karşılık daha iyimser senaryoda, çatışmaların kısa sürede sona ermesi halinde ekonomik hasarın sınırlı kalabileceği belirtiliyor. Ancak mevcut görünüm, belirsizliklerin kısa vadede ortadan kalkmayacağına işaret ediyor.

ALTINDA DİP SEVİYE HENÜZ GÖRÜLMEDİ

Altın piyasasında son günlerde yaşanan dalgalanmalara rağmen, uzmanlar henüz net bir dip seviyenin oluşmadığı görüşünde. Jeopolitik risklerin etkisiyle yükselişler görülse de, fiyatların kalıcı bir dengeye oturmadığı ifade ediliyor.

Teknik olarak 4.000-4.100 dolar bandı önemli bir tutunma seviyesi olarak öne çıkarken, daha güvenli bir yükseliş trendi için 4.700 dolar üzerindeki kalıcılığın izlenmesi gerektiği belirtiliyor. Bu nedenle yatırımcılara tek seferde işlem yapmak yerine kademeli alım stratejisi öneriliyor. Belirsizliğin yüksek olduğu bu dönemde risk yönetimi, yatırım kararlarının merkezinde yer alıyor.

KÜRESEL PİYASALARDA “ŞAHİN” DÖNEM

Dünya genelinde merkez bankalarının para politikalarında daha sert bir duruşa yöneldiği görülüyor. Özellikle enerji ithalatçısı ülkelerde artan maliyet baskısı, faiz indirimi beklentilerini zayıflatırken, yeni faiz artışlarını gündeme taşıyor.

Avrupa ve İngiltere’de “şahin” politikaların güç kazandığına dikkat çekilirken, ABD Merkez Bankası’nın da temkinli duruşunu koruduğu ifade ediliyor. Bu tablo, küresel likiditenin daralabileceğine ve gelişmekte olan ülkeler üzerindeki baskının artabileceğine işaret ediyor. Türkiye gibi ekonomiler için bu süreç, daha dikkatli ve dengeli politika adımlarını zorunlu kılıyor.