Yüce dinimiz İslâm, madde ile mana, ruh ile beden, dünya ile ahiret arasında mükemmel bir denge kurmuş, insanoğlunun dünya ve ahiret mutluluğunu esas almıştır. “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal olarak yiyiniz” (Maide, 88) ayetiyle dinimiz, dünya ve ahiret mutluluğu için çalışmayı ve helal kazanmayı farz kılmış, bütün Müslümanların bu farizayı yerine getirmelerini emretmiştir. Bilinen bir gerçektir ki insan, gerek bu dünyada, gerekse ahiret hayatında, ancak kendi çalışmasının karşılığını görecektir. Kur’an bizlere bu hususu şöyle bildirmektedir: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” ( Necm, 39,41) “Ey İnsanlar! Yararlı iş işleyin, doğrusu ben yaptıklarınızı görenim.” (Sebe, 11) “Ben, erkek olsun, kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiç bir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım...” (Al-i İmran, 195) “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için, ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.” (Mülk, 2) Bu ayet-i kerimeler çalışmanın önemini ne güzel ifade ediyor.
Yüce Rabbimiz Kur’an’da hem dünya, hem de ahiret için çalışmamız gerektiğini şöyle emrediyor: “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu ara, ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et...” (Kasas, 77)
Ayet-i kerime’den de anlaşılacağı üzere, dinimiz yalnız ahiret için değildir. Eğer öyle olsaydı, Allahu Teâlâ Müslümanları dünyaya hiç getirmezdi, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Evet, sen bizim Rabbimizsin” (A’raf, 172) cevabını veren ve böylece ilahi imtihanı kazananları, doğrudan cennetine dâhil ederdi.
Yüce Allah insanın ihtiyaç duyabileceği her şeyi dünyada var etti. Suyu, toprağı ve saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok meyveleri, yiyecekleri, çeşitli rızıkları yarattı. Temiz olan şeylerin tamamını helal kıldı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeklerini de helal kıldı. İnsana zararlı olan her şeyi de yasakladı, haram kıldı. Bu şekilde insanın hayatını koruma altına aldı. İnanan insan her konuda olduğu gibi helaller ve haramlar konusunda da hassas olmalıdır. İyi olanı, temiz ve helal olanı seçmelidir. Allah’a karşı hakları başta olmak üzere, insanların, canlı-cansız bütün varlıkların haklarını gözetmelidir. Bu ölçülerle yapılan bütün çalışmalar amel-i salih kapsamına girmektedir ve ibadet olarak değerlendirilmektedir. Hatta kişinin ailesinin geçimini temin etmesi için koşuşturması, helalinden kazanıp getirdiklerini çoluk çocuğuna ikram etmesi de ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.s.), kişinin çalışıp ailesinin geçimini temin etmesini, Allah yolunda cihat etmek ve gündüzleri oruç tutup, geceleri namazla geçirmekle bir tutmuştur. (Buhari, Nafakat, 1) Diğer hadisi şeriflerden bir kaçı da şöyledir: “Allah kulunu, helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever” (Tac, 2/35) “İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp, kazanarak aldıklarıdır.” (İbn Mâce, Hn. 21237) “Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden bir şey istemesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Buyu’, 15) “Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, sizden birinizin ipini alıp, arkasında dağdan odun yüklenerek getirmesi ve onu satıp geçinmesi, bir zengine gelerek sadaka istemesinden çok daha hayırlıdır.” (Tecrid Terc. VI, 95) “Kazancın en temizi ve güzeli, kişinin kendi eliyle elde ettiği kazanç, hileden, hainlikten uzak meşru alış-veriştir...” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 31, 42) “Bazı günahlar, namazla, oruçla, hacca gitmekle değil, çoluk çocuğun nafakası için çalışırken çekilen sıkıntılarla affedilecektir.” (Camiu’s-Sagir , 1/50) “Kazancın en şereflisi, kişinin elinin emeğiyle kazandığıdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 141)
Bu hadisi şeriflerle Peygamberimiz (s.a.s.) ümmetini, gayret ve çalışmaya teşvik etmiş, kendisi de söyledikleriyle bizzat amel ederek ümmetine örnek olmuştur. “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Hiç kimsenin başkası üzerinde -Allah korkusu hariç- bir üstünlüğü yoktur.” (Keşfu’l Hafa, 2846) prensibini daima uygulamış, kendisine ait bir yükü alıp taşımak isteyenlere izin vermemiş ve “Kişi eşyasını kendisi taşımalıdır, başkasına da yük olmamalıdır.” (Hayatü’s Sahabe, 3/156) buyurmuştur. O’nun kutlu yolundan ayrılmayan sahabeleri hayatları boyunca haramlardan uzak kalmışlar, çocuklarına bir tane de olsa haram yedirmemenin gayreti içinde olmuşlardır. Resulullah (s.a.s.), Tebük seferi dönüşünde Sa’d b. Muaz (r.a.) ile karşılaşıp tokalaşmış, ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce bunun sebebini sormuş, O da “Çoluk çocuğumun nafakasını temin için hurma bahçesinde çalışıyorum” cevabını verince Hz. Peygamber (s.a.s.), Sa’d b. Muaz (r.a.)’ın elini öpmüş ve “İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir” (Müsned, 4/129) buyurmuştur. Hep birlikte birey ve toplum olarak bu şekilde Peygamberimiz (s.a.s.)’in müjdesine ulaşmaya
çalışmalı, “Başkalarına muhtaç olmamak, çoluk çocuğumuzun mutluluğu ve komşularımıza, ihtiyaç sahiplerine, yetimlere, yardım niyeti ile hem dünya, hem de ahiret için çalışmalı ve helalinden kazanmalı yüzlerimiz pak olarak Allah’a ulaşmalıyız.” (40 Hadis (H.Canıbey Terc.) H.No: 33)
Allah’u Teâlâ’nın emrini yerine getirmek, hoşnutluğunu kazanmak ve dünyaya geliş gayemizi gerçekleştirmek için çalışmayı ve helal kazanmayı, helal lokma yemeyi ve ailelerimize içinde hiç kimsenin hakkı olmayan helal lokmayı yedirmeyi en kutsal görevlerimizin başında telakki etmeliyiz. Milli Şairimiz Akif’in ifadesiyle söyleyecek olursak;
“Kim kazanmazsa bu âlemde bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası, düşmanlarının maskarası” olur.
Mehmet Sönmezoğlu
Kocaeli Müftüsü