Bir Çocuğun Gözünden Alzheimer
Hiç durup dururken bir insanın size bağırdığı, üzerine yürüdüğü ve hiçbir sebep yokken büyük bir korku yaşadığınız oldu mu?
Böyle bir durumda çoğumuz ya aynı sertlikle karşılık verir ya da kendimizi korumak için oradan uzaklaşmaya çalışırız. Çünkü karşımızdaki kişinin hasta olduğunu bilmiyorsak verdiğimiz tepki tamamen doğaldır.
Peki ya bize, o kişinin Alzheimer hastası olduğu hiç söylenmemişse?
O zaman yalnızca hasta değil, aynı ortamda bulunan herkes bu durumdan etkilenir. Özellikle de çocuklar... Çünkü onlar yaşananları anlamlandıramaz ve çoğu zaman suçu kendilerinde ararlar.
Ben bu duyguyu hem kendi ailemde yaşadım hem de yıllarca sağlık alanında hasta bakıcılığı yaptığım dönemlerde defalarca tanık oldum. O zamanlar bugün bildiklerimi bilmiyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda yaşanan birçok olayın nedenini daha iyi anlayabiliyorum.
Bu yazıda sizlerle hem meslek hayatımdan unutamadığım anıları hem de yaklaşık bir yıl önce babamla yaşadığım en özel anlardan birini paylaşmak istiyorum.
Aileler için en güzel anılar; anne, baba, dede ve ninelerle geçirilen, çocukların sevgi içinde büyüdüğü zamanlardır.
Fakat bir gün her şey değişebilir.
Bir sabah dedeniz ya da nineniz size bakıp;
"Sen kimsin? Bu eve nasıl girdin?"
diye bağırabilir.
Siz ne kadar "Ben senin torununum." deseniz de sizi tanımayabilir.
İşte o an sadece Alzheimer hastası değil, bütün aile hastalığın gerçek yüzüyle tanışır.
Çocuklar ise bunu anlamakta yetişkinlerden çok daha fazla zorlanırlar.
Onlar, dedelerinin artık kendilerini sevmediğini ya da yanlış bir şey yaptıklarını düşünebilirler.
Oysa gerçek çok farklıdır.
Sevdikleri insan onları unutmaya başlamıştır.
Bu yüzden çocuklara Alzheimer'ı yaşlarına uygun bir dille anlatmak çok önemlidir.
Uzun tıbbi açıklamalar yerine onların anlayabileceği örnekler kullanılabilir.
Ben bunu bazen oyuncaklarla anlatıyorum.
"Bak... Sen bazen oyuncaklarından birini odanda bulamıyorsun ama sonra tekrar buluyorsun ya... Dedenin beyni de buna benziyor. Beynindeki odalarda bazen insanlar kayboluyor. Bazen seni bulabiliyor, bazen de bulamıyor. Seni sevmediği için değil, hastalığı yüzünden."
Bu örnek çocukların durumu anlamasını kolaylaştırıyor.
Yıllar önce bakımını üstlendiğim bir amca vardı.
Bir gün torunu eve geldiğinde eline bastonunu aldı ve onu evden kovmaya çalıştı.
Aile önce bunun şaka olduğunu düşündü.
Çünkü böyle davranışları daha önce hiç olmamıştı.
Fakat biz, evde bakım veren ekip olarak bu durumun sıklaşmaya başladığını fark ettik ve mutlaka doktora başvurmalarını önerdik.
Yapılan değerlendirmeler sonucunda amcaya ikinci evre Alzheimer tanısı konuldu.
Hastalık ilerledikçe çocuklarını ve torunlarını yabancı gibi görmeye başlamıştı.
İlk zamanlarda torunları çok korkmuştu.
Sonra aile, çocuklara hastalığı anlayabilecekleri şekilde anlattı.
İşte değişim de o zaman başladı.
Çocuklar artık dedelerinin kendilerine kızmadığını, bunun hastalığın bir sonucu olduğunu biliyorlardı.
Bu farkındalık hem korkularını azalttı hem de dedeleriyle bağlarının kopmasını engelledi.
Çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de ilgi görmektir.
Aile bütün ilgisini hasta yakınına yönelttiğinde çocuk kendisini unutulmuş hissedebilir.
Bu da zamanla öfkeye, içine kapanmaya, okul başarısında düşüşe veya davranış değişikliklerine neden olabilir.
Bu nedenle çocukların duygularını dinlemek, onlara zaman ayırmak ve yaşananları dürüst ama anlayabilecekleri bir dille anlatmak büyük önem taşır.
Benim unutamadığım an ise babamla yaşadığım gündü.
Babamın Alzheimer olduğunu öğrendikten sonra üç ayda bir Türkiye'ye gidiyordum.
Amacım hem annemin yükünü hafifletmek hem de babam beni hâlâ tanıyorken onunla mümkün olduğunca güzel anılar biriktirmekti.
Bir gün eve elimde en sevdiği pastayla girdim.
Pastaya hiç bakmadı.
Uzun uzun yüzüme baktı ve sadece şunu söyledi:
"Babam nerede? Sen kimsin?"
Hayatımda ilk kez bunu duyuyordum.
İlk refleksim kendimi anlatmaya çalışmak oldu.
"Baba, ben oğlunum."
Ama birkaç saniye sonra hata yaptığımı fark ettim.
Onun dünyasına girmek yerine onu benim dünyama çekmeye çalışıyordum.
Sonra durdum.
"İstersen birlikte babanı bekleyelim." dedim.
Gözleri parladı.
"Evet... Babam beni çarşıya götürecek." dedi.Anladım ki benim onu sabahları dışarı çıkarmam,çarşıya götürmem onda beni babası yerine koyduğunu anlamıştım.
O an çocukluğuna dönmüştü.
Dışarı çıktım.
Anneme kısaca durumu anlattım ve birkaç dakika sonra tekrar kapıyı açıp içeri girdim.
Gülümseyerek,
"Ben geldim. Hadi çarşıya gidelim."
dedim.
Babam bir anda ayağa kalktı.
Normalde yerinden kalkmak istemeyen babam, çocukluğundaki babasıyla çarşıya gideceğine inanıyordu.
O gün onun hayal dünyasına misafir oldum.
Belki de Alzheimer bana en büyük dersi o gün verdi.
Bazen onları bizim dünyamıza getirmeye çalışmak yerine, kısa bir süreliğine onların dünyasına sevgiyle misafir olmak gerekir.
Bugün hâlâ toplumumuz Alzheimer hastalığını yeterince tanımıyor.
Oysa ani öfkeler, bağırmalar ya da "Sen kimsin?" sorusu çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, hastalığın beynin hafızasında açtığı boşlukların sonucudur.
Alzheimer'ın doğrudan nedeni sevgisizlik değildir.
Ancak araştırmalar; uzun süreli yalnızlık, sosyal izolasyon, kronik stres ve depresyon gibi etkenlerin beyin sağlığını olumsuz etkileyebileceğini ve hastalık riskini artırabilecek faktörler arasında yer aldığını göstermektedir.
Bu nedenle sevdiklerimize ayırdığımız zaman, kurduğumuz bağ ve hissettirdiğimiz sevgi yalnızca kalbimize değil, yaşamımıza da değer katar.
Çünkü yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bugün hâlâ birbirimizi tanıyorken...
Sarılabiliyorken...
"İyi ki varsın." diyebiliyorken...
Sevgiyi ertelemeyelim.
Çünkü bazen bir gün gelir ve sevdiğiniz insan size sadece şu soruyu sorar:
"Sen kimsin?"
İşte o zaman anlarsınız ki insanın hafızasından önce eksilmemesi gereken şey sevgidir.