Evet, ben hayatımda “öz” kavramıyla çok geç tanıştım.
“Öz” kelimesinin anlamını araştırdığımda karşıma şunlar çıktı:
Öz; bir şeyin en temel, en içsel, en gerçek ve asıl kısmı, yani cevheri anlamına gelir. İnsan için kullanıldığında ise benlik, can, iç dünya ve manevi varlığı ifade eder.( Wikipedia)
İşte bu yüzden, kendi özümüzden bahseden kısım bizi daha çok ilgilendiriyor.
Çok geçmişe gidip çocukluğumuzdan ya da gençliğimizden bahsetmeyeceğim. Çünkü oralarda hepimizin yaraları var. Özümüzü sarsan, ruhumuza zehirli oklar atan insanlar çoğu zaman çok uzağımızda değildir; en yakınlarımızdır.
Yıllar geçtikçe unuttuğumuzu sandığımız birçok duygu, 35’li yaşlarda, sonra da 50’li yaşlarda yeniden ortaya çıkıyor. İçimizdeki acılar, yaralar ve eksik kalan öz sevgimiz; hastalıklarla boğuşurken kendini göstermeye başlıyor.
“Bana neler oluyor?” diyerek soluğu doktorlarda alıyoruz.
Sonrasında yıllarca kronikleşen mide ve bağırsak rahatsızlıkları, kalp sorunları, kolesterol, romatizmal ağrılar derken endişelerimiz daha da büyüyor. Çözüm bulmak için sayısız tahlil yaptırıyor, makinelerden geçiyoruz. Ama bütün o cihazlar, doktorlara sadece belirli bir yere kadar bilgi verebiliyor.
Doktor sizinle detaylı konuşmaya başladığında ve gözünüzün içine bakarak:
“Beyefendi ya da hanımefendi, siz kendinize ne yaptınız böyle?” dediğinde, insanın içinde tarifsiz bir korku oluşuyor.
Acaba bende de kötü bir hastalık mı var diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Tam o anda doktor devreye giriyor:
“İyi ki zamanında geldiniz. Şimdi size söyleyeceklerimi mutlaka uygulayın.”
Sonra ekliyor:
“Stresten uzak durun. Yeme içmenize dikkat edin. Sigara ve alkolden uzaklaşın. Egzersiz yapın, yürüyüşe başlayın ve ilaçlarınızı düzenli kullanın.Pozitif insanlarla olun.”
Yukarıda anlattıklarımın hepsini birebir yaşadım sevgili okurlarım.
Siz de çevrenizde ya da kendi hayatınızda mutlaka buna benzer hikâyeler görmüşsünüzdür. Belki genç yaşta kansere yakalanan, belki stresin altında ezilen insanlar…
Hatta çoğumuz çevremizdeki birine şu cümleleri kurmuşuzdur:
“Artık kendini bu kadar üzme.”
“El âlem ne der diye düşünmeyi bırak.”
“Şu sigarayı bırak, hayatını mahvediyor.”
“Kendini düşünmüyorsan çocuklarını düşün.”
Ama işin acı tarafı şu:
Başkalarına söylediğimiz bu cümleleri, kendimize hiçbir zaman söylemiyoruz.
Bize söylendiğinde ise dinliyormuş gibi yapıp hayatımıza devam ediyoruz. Oysa önce kendimizin, sonra da bizi manipüle eden insanların hayatımızın özüne nasıl zarar verdiğini fark edebilsek…
Belki tam o derin boşluğa düşecekken, bizi yeniden hayata bağlayan bir güç ortaya çıkıyor. Ben buna içsel maneviyatın ve inancın gücü diyorum.
Aranızda mutlaka Kur’an-ı Kerim okuyanlar vardır. Yüce Yaradan birçok ayette insana verilen akıl ve düşünme yeteneğinin öneminden bahseder. Kur’an’da doğrudan “Ben insana akıl verdim” ifadesi geçmese de, insanın aklını kullanmasını öğütleyen birçok ayet vardır.
Aslında bu bile ne kadar değerli bir varlık olduğumuzu anlatmaya yeterlidir.
Fakat biz bu hayatta o kadar yoğun bir telaş içinde yaşıyoruz ki…
Öz değeri, öz sevgiyi ve öz şefkati kendimizden esirgiyor; buna karşılık gereksiz insanlara fazlasıyla cömert davranıyoruz.
Oysa telefonda ya da televizyon karşısında harcadığımız zamanın küçük bir kısmını kendimize ayırabilsek…
Sevdiklerimizle gerçek sohbetler edebilsek…
Bazen yalnız kalıp hayatımızı gözden geçirebilsek…
Geçmişte bize zarar veren insanlarla yıllarca savaşmak yerine onları affedebilsek…
Belki de doktorun söylediği “stresten uzak durma” meselesini çoktan çözmüş oluruz.
Ben de sizin gibi kronik hastalıklarla ve kronikleşmiş insan ilişkileriyle yıllarımı harcadım. Dönüp hayatıma dışarıdan baktığımda kendime üzüldüm.
Az kalsın bu bedendeki emanet ruhumla vedalaşıyordum.
Tam o büyük boşluğa düşecekken, omzumda hissettiğim o içsel ses bana şöyle dedi:
“Hayır Murat… Hayatın kıymetli. Ona şimdi daha sıkı sarıl.”
Sonra kızımı düşündüm. Ona sağlıklı bir baba bırakabilmek için hayata dört elle tutundum.
İyi ki profesyonel destek aldım. Ama en önemlisi; içimdeki o zehirli oku çıkarıp atmaya gerçekten karar verdim.
Geçmişle huzur içinde vedalaştım.
Ve işte o zaman kronik mide kanamalarım, bağırsak sorunlarım ve panik atağımla da vedalaşmaya başladım.
Çünkü bu hayatın sahibi biziz.
Onu ödüllendirmek de, cezalandırmak da bizim elimizde.
Peki sevgili okurum…
Sen hangisini seçiyorsun?
Çünkü insan, en çok kendini bastırdığında yorulur; en çok da olduğu gibi kabul edildiğinde huzur bulur.
Maskelerini bıraktığında, içindeki gerçek ses duyulmaya başlar. Ve işte o anda mutluluk, aranan bir şey olmaktan çıkar; doğal bir şekilde hayatına akmaya başlar.
Bir gün ansızın içindeki huzuru fark ettiğinde şaşırma. Çünkü mutluluğu davet eden de yine sen olacaksın.
Mutluluğu aramak, zihnin insana oynadığı en büyük oyunlardan biridir. Çünkü mutluluk, peşinden koşuldukça uzaklaşır; insan ancak kendisi olabildiğinde ona gerçekten yaklaşır.

