Mustafa Kalabalık'ın Köşe Yazısı
Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti.
Köle hiç deniz görmemiş, gemi yolculuğu yapmamıştı.
Ağlamaya, inlemeye başladı.
Tir tir titriyordu.
Avutmak için çok uğraştılar ama bir türlü sakinleşmedi.
Padişahın keyfi kaçtı.
Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı;
-Müsaade buyurursanız ben onu sustururum, dedi.
Padişah da,
-Lütfetmiş olursunuz dedi.
Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar.
Köle birkaç kere suya battı çıktı.
Sonra yakaladılar, gemiye tekrar çıkardılar.
Köle bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.
Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü.
-Bu işteki hikmet nedir? diye sordu.
Yaşlı adam cevap verdi:
-Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selametin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felaket görmeyen kimse, huzurun kıymetini bilemez.
Kıssadan Hisse…
***
Gerçekten de, her birimizin hikayeleri yaşamlarımız içinde birbirinden farklı olsa da, edinilen tecrübeleri; “yenilen kazıkların bileşkesi” diye tanımlamaz mıyız?
“Vefa” diye güvendiğiniz..,
“Bizden” diye sevdiğiniz,
“Sevgi” gibi sandığınız,
“Dost” diye bildiğiniz,
“Ümit” diye kandırıldığınız her şeyden, tecrübe edinmez miyiz?
“Sağlığın kıymetini”,
“Varlığın değerini”,
“Değerlerin önemini”,
“Huzurun kıymetini”,
“Zenginliğin kerametini”,
“Özgürlüğün nimetini” kaybedince anlamaz mıyız?
“Aynı zihniyetlerin idaresini”,
“İsim değişse de fikrin değişmediğini” bunca zamanda göremez miyiz?
“Başka şehirlerin değişimini”, kendi şehrimiz için de istemez miyiz?